O gecenin farklı olduğunu biliyordu Leyla.
Havanın ağırlığı, sessizliğin tonu, kendi içindeki fısıltı bile başkaydı.
Yine… yine basit, hatırlamadığı bir nedenden dolayı kırılmıştı Mecnun’una.
O küçük şey sadece küçük değildi; biriken yüzlerce şeyden sızan son damlaydı.
Mecnun ise her zamanki gibi… kırılan her şeyden habersizdi.
Yatağın diğer ucundan bir horultu duyuldu.
Sanki dünyanın yükü Leyla’nın omuzlarındaydı da, onun yanındaki adam başka bir evrende uyuyordu.
Leyla kalktı.
Sessizce, kimseyi rahatsız etmemek için neredeyse nefesini bile tutarak yataktan indi.
Oda loştu.
Raftaki büyük mumu aldı.
Kibrit kutusundan bir kibrit çıkardı—kısa bir tıss sesi, ardından turuncu bir parıltı…
Kibrit alevini dikkatlice muma uzattı.
Alev bir anda büyüyüp inceldi, duvarlarda titrek gölgeler bıraktı.
Sonra bir kadeh şarap doldurdu.
Kırmızısı koyu bir gece gibiydi.
Muma doğru kaldırıp rengin içine baktı; sanki o kırmızı ona bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Bir yudum aldı.
Sustu.
Dinledi.
Sessizliğin bir ağırlığı vardı o gece.
Leyla, içine ağladığı kaçıncı gece olduğunu artık bilmek istemiyordu.
Ses çıkmıyordu gözyaşlarından.
Sadece boğazında bir düğüm, kalbine doğru yayılan bir yanma…
Mecnun yine hiçbir şeyden habersizdi.
Her zamanki gibi.
Leyla kaç kez söylemişti ona:
“Gel, hayata koşmayı bırak.
Yavaşla.
Biraz dur.
Biraz duy.
Biraz gör.”
Ama Mecnun görmedi.
Duymadı.
Kim bilir…
Belki çemberinden çıkmaya korktu, çünkü diğeri daha kolaydı.
Ve Leyla o an anladı:
Bir tarafında yatan adamın sessizliği,
diğer tarafında içini delen o ağır gerçek…
Bu gece… bambaşkaydı.
Leyla kadehi masaya bıraktı.
Evin sessizliği kulaklarında yankı oluyor, mumun alevi hafifçe titriyor, tütsünün dumanı odada ince bir çizgi gibi asılı kalıyordu.
Sessizliği sevmezdi Leyla ama o gece sadece dinledi.
Bazen hayatı sorgularken buluyordu kendini:
Bizim ortak neyimiz var ki?
Bu soru her defasında biraz daha yakıyordu içini.
Yorulmuştu Leyla…
Ona ayak uydurmaya çalışmaktan, yanında durup destek olmaktan yorulmuştu.
“Ben”i buldukça açılıyordu gözleri.
Sanki ağır bir komada rüya gören biri gibiydi; arada uyanıp gerçeklere bakıyor, sonra kendi elleriyle tekrar rüyasına dönüyordu.
Sevgi… aşk… artık yetmiyordu.
Kırka yaklaşırken sohbet edebileceği bir dünyanın özlemini duyuyordu.
Hayatını bir yere kadar taşıyabiliyordu ama o yük artık omuzlarında değil, ruhunda ağırlaşıyordu.
Bir videoda duymuştu bir kadın söylemişti:
“Seni tanıdıktan sonra tüm iyi huylarım değişti.”
Leyla bilmiyordu iyi huyları değişti mi ama bildiği bir şey vardı:
O değişmişti.
On sekiz yılda kaç kitap okumuştu? On mu?
En son ne zaman radyoyu açıp deli gibi dans etmişti?
Belki buradan önce… belki o rüyanın içindeyken.
Borç ödemekten doğrulamayan belinden yakınırken o yanındaydı.
Ama şimdi güzel hayaller kurmak istediğinde o yine yoktu.
Şimdi yoktu… geçmişte de değildi.
Korkuyordu Leyla.
Çünkü gelecekte de Leyla olmayacaktı.
Kendini sensizliğe hazırlıyordu yavaşça.
Bu bir kaçış değildi; bu, yavaş yavaş kabullenilen bir yalnızlıktı.
“Peki sen… sen bensiz kaldığında ne yapacaksın?” diye fısıldadı loş odada.
Soru cevapsız kaldı.
Ama Leyla bu kez fark etti:
Cevapsız kalması artık acıtıyordu ama öldürmüyordu.
Tam o anda, odanın duvarları nefes alıyormuş gibi hafifçe genişledi.
Gerçek ile hayal arasındaki perde titredi.
“Bizi ne zaman unuttun?” diye sordu uzaktan yankılanan bir ses.
“Bizden ne zaman vazgeçtin?”
Gerçek Leyla geri çekildi, içi ürperdi.
Unutmadım, diye düşündü.
Sadece hayat çok yoğundu…
İki Leyla arasında görünmez bir ip gerildi.
Biri yıllar içinde yorulan, tükenen, kendini kaybeden kadındı.
Diğeri çocukluk merakını, gençlik heveslerini, dans etmeyi, hayal kurmayı bilen Leyla.
Hayalet Leyla gülümsedi:
“Gitmeye hazırlanıyorsun,” dedi yavaşça.
“Nereye?” diye sordu gerçek Leyla, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık.
“Evine,” dedi hayalet Leyla.
“Yanına mı?” diye fısıldadı Leyla.
Kendi sesi yabancıydı, titrek ve hafif—sanki yıllardır konuşmamıştı.
“Evet,” dedi hayalet Leyla.
“Unuttuğunu hatırlama zamanı gelmedi mi?
Ben hep buradaydım… içinde.
Ama sen bize ait olmayan hayatların içine gömüldün.
Sustun… boğuldun…
Hayata koştun, bir koşu bandında durmadan…
Koşarken beni bastırdın, bizi duyamadın.”
Bir süre sessizlik oldu.
O sessizlik bile bir anı, bir gözyaşı, bir nefes gibiydi.
“Ama şimdi…” dedi hayalet Leyla bir adım daha yaklaşarak,
“Artık uyanıyorsun.”
Gerçek Leyla’nın boğazı düğümlendi.
Omuzlarındaki yük bir anda hafiflemişti; sanki yıllardır taşıdığı görünmez ağırlık yerle bir olmuştu.
Onu tanıdı.
Bu yüzü… bu sesi… bu bakışı…
Yıllar önce kaybettiği, unuttuğu, bir köşede bıraktığı kendisiydi bu.
“Ben… hazır değilim,” dedi gerçek Leyla, sesi çatlayan bir ayna gibi titreyerek.
Hayalet Leyla başını yana eğdi; gözlerinde hem şefkat hem sabır vardı.
Gözleriyle konuşuyordu Leyla ile…
Gerçek Leyla’nın gözleri doldu.
Dizlerine doğru bir sıcaklık yayıldı—korku değildi bu; özgürlük gibi, hafif bir sızı gibi, çok eski bir umut gibi…
Tam o anda, odanın bir köşesinde bir ışık huzmesi belirdi.
Ne tamamen gerçekti, ne tamamen rüya.
Bu bir kapıydı…
Bir çağrı…
Bir başlangıç…
Ve o ışığın içinden bir ses, yankı gibi, zamanın içinden geliyormuşçasına fısıldadı:
“UYAN…”
Sonra yeniden, daha güçlü:
“UYAN!”
Leyla içinden bir şeyin kırıldığını, çözülüp açıldığını hissetti.
Kalbi bir an durdu sanki—sonra yeniden, daha güçlü bir ritimle attı.
Kapı onu çağırıyordu.
Kendisi çağırıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder